Wu Cheng’en’in Batı’ya Yolculuk Maymun Kral Efsanesi‘niokurken, bu hikâyenin bir yerden tanıdık geldiğini sezmeye başladım. Sanki başka bir coğrafyada, başka sembollerle, başka isimlerle daha önce anlatılmış bizim bildiğimiz insanın yaratılış efsanelerini hatırlattı. Daha doğrusu, yaratılmış olanın kendi sınırını kabul etmeyişini.
Taştan doğan bir varlık. Sonra güçlenen, öğrenen, meydan okuyan, ölümü kabullenmeyen bir yaratılmış. Burada çok temel bir problem var. Yalnızca yaşamayı istemek değil. Sonsuz yaşamı istemek. Yalnızca güçlü olmak değil. Tanrısal alana/güce yaklaşmak istemek. Yalnızca var olmak değil. Varlığın merkezine yerleşmek istemek.
Bu yüzden efsaneyi okurken zihnim Musevilik, Hristiyanlık ve İslam arasında dolaştı. Adem’in hikâyesinde de benzer bir eşik var. İnsan yalnızca yaratılmış bir varlık olarak kalmayarak, bilgiye, sonsuzluğa, yasak olana uzanıyor. Hristiyan yorumunda düşüş, insanın özgürlüğünü yanlış kullanıp Tanrı gibi olma arzusuyla ilişkilendirilir. Kur’an’da da şeytanın Adem’e “yasak elmayı” yeme vesvesesi böyle anlatılıyor.
İblis anlatısında benzerlikler var. Orada da ilahi düzene itiraz var. Verili olana başkaldırı var. Kibir var. Kendi konumunu aşkınlaştırma arzusu var. Maymun Kral ile İblis aynı figür değil elbette. Biri şeytanî bir kötülüğün, diğeri ise arayış içinde bir varlık gibi okunabilir. Ama ikisinin de ortak yönleri şu: Kendine çizilmiş sınıra itiraz eden bir benlik. Maymun Kral İblis ile insan arasında bir yerde, belki de İnsan’ın nefsinde.
Yunan mitolojisinde de benzer gerilimler var esasında. Orada bunun adı çoğu zaman hubris. Yani haddini aşmak. Prometheus’un ateşi çalması, Bellerophon’un Olimpos’a yükselmek istemesi, Sisyphus’un ölümü aldatmaya çalışması… Hepsinde aynı dürtü var. İnsan ya da yarı tanrısal figür, kendisine ayrılan yerle yetinmiyor. Daha fazlasını istiyor. Daha yukarıyı. Daha sonsuzu. Maymun Kral da tam burada duruyor bence. Bir Çin halk kahramanı olarak değil sadece. Sonluluğa isyan eden varlığın sembolü olarak.
Belki de bu yüzden bana çok tanıdık geldi.
Çünkü insan denen varlık, hangi coğrafyada anlatılırsa anlatılsın, hep aynı sızıyı taşıyor.
Kendi sınırını aşma arzusu.
Ölümlü olup ölümsüz gibi yaşama hevesi.
Yaratılmış olduğu halde yaratıcı bir kudret gibi davranma arzusu.
Maymun Kral efsanesi de, Âdem kıssası da, İblis anlatısı da, Prometheus miti de bana aynı şeyi söylüyor:
İnsanın en büyük meselesi güçsüzlüğü değil.
Sınırını kabul edemeyişi aslında.


Bir yanıt yazın